Daha da eskilere gider aklım. Çaldığım flüte, çizdiğim resimlere hani o penceresi kapısından büyük evlere. İki dağ vardır arkada hep değil mi? Ortasında sarı bir güneş.
Gün geçtikçe gerçekleşiyor insan. Ne çizdiği kızın saçı mavi oluyor ne de çiçeğinin yüzü gülüyor. Yanındaki papatyadan büyük, sevimli solucanlar da görünmüyor ortalıkta. Dağ kahverengi, çimen yeşil oluyor. Güneş kendini özletir oluyor. Yağıveriyor yağmur. Gökyüzü gri oluyor, kuşlar oradan kaçıyor. Yalnızlaşıyor, yalınlaşıyor etraf. Gidiyor anılar sürünerek. Ne duruyorlar yanımda ne de kayboluyorlar. Gerideyse beni bırakıyorlar, yaşamışlığıma dair kapkara ayak izlerini.
Ve bir de...
Gelmeyeceklerini...
Yakındır, ben de gideceğim. Kendimden, sizlerden. Geleceğim bazı ama büyümüş olarak. Her gelişimde daha da büyüyeceğim. Duracağım bir süre ve sonra eskiyeceğim. Hani anıların o ayak izleri var ya onları çoktan unutmuş olacağım.
Pırr diye uçmuş olacak da ellerimden geçmişim, farketmeyeceğim.
Ve sonunda terkedeceğim kendimi, sizleri. Uçmayacağım öyle pırr diye.
Düşeceğim pat diye de, farketmeyeceğim...